Mücessem

Muğlak bir olasılık uğruna çok fazla zaman harcıyoruz. Harcıyorum. Klavyeden, eskiler olsa daktilo derlerdi, kafamı kaldırmadan bir yazı yazmak bilr ağır geliyor o yüzden. En azından bunda bir hata var mı diye bakayım diyorum, hala kontrolüm altına tutabiliyorken. Ama kendimi zorluyorum bakmamak için. Bu da hayatım gibi ilerliyor sanırım, daha doğrusu hayatım değil de, gün içinde yaptıklarım gibi ilerliyor desek daha doğru olur. Doğru adımları attığımı bilerek, ama sonuçlarının nasıl olduğunu tam olarak tahmin edemeden, sonuçlar oluştuğu zaman bile %100 net bir şekilde göremeden. Muğlak bir olasılık uğruna uğarşıyoruz. Çabalıyoruz. Çabalıyoruz. Şu an klavyeden kafamı kaldırıp bakabilirim, hatta bakıyorum arada, ama bu çabaya bakamıyoruz. Çaba doğru mu, hareketler iyi mi, yerine de mi diye bakamıyoruz. İnsan ile uğraşıyoruz. Elimize somut bir şey geçmiyor. neden olduğunu anlamdan kabul ettiğimiz şeyler yapıyoruz aslında reddetiğimiz şeylere çok yakın oldklarını yeni yeni fark ederek. Muğlak bir olasılık bu, sonunda başarı bile olmayabilir. Başarı olsa bile ne tür bir başarı olacağı kesin değil, belki de sadece insanı iyi hissettirecek bir başarı olacak. Başarının ne olduğunu da düşünmek gerekiyor bazen. Başarı bu mu? Kendini iyi hissetmek mi?

Umarım öyledir. Yoksa, muğlak olan bu olasılığın göremediğim sonuçları beni, bizi, hazırlıksız yakayabilir.

Elimizde bir şey yok, elimizde somut bir şey yok.

Kimse bize belge vermiyor, kendi başarılarımızı üretiyoruz. Adlarını, yani “başarı”yı bile biz koyuyoruz. Başkarları ilgilenmezken, hatta ilgilensinler diye yalan bile söylüyoruz.

Önemli işte, başkalarının ilgilenmesi önemli.

Yoksa başarı bu mu? Başkalarının ilgilenmesi mi?

Elimizde bir akit yok, somut bir şey yok. 

Starbucks II – 19 ve 20 Yaşındakilere Önerilerim

Bilgisayar başında oturun. Önünüze ne gelirse dinleyin. Hayatta ne yapmak istediğinizi bildiğinizi zannedin. 5-6 yıl sonra kafanız karmakarışık olsun ve aslında bilmediğinizi fark edin. Önünüze ne gelirse dinlediğiniz için oluşan çöplük, bilmediğiniz şeyi öğrenmek için odaklanmaya çalıştığınızda, saniye atlamadan saldırıya geçsin, önünüzü tıkasın. Ne istediğinizi göremeyin. Starbucks’a gelin ve telaşla etrafa bakın. Size bakan kız var mı diye kontrol edin ama 1 saniye sürsün bu kontrol çünkü etrafı radara almış gibi görünmek istemezsiniz.

Aslında cidden telaşlı olun ama insanların gözünde telaş yapıyor gibi görünme temalı bir karı kaldırma numarası uyguluyor durumuna düşmek istemediğiniz için telaşlı olmayın. Ama telaşlanın. Numara yapmadan telaşlı, kaygılı, sinirli olun.

+ Devam ediyor musunuz?

- Aaa, yok çok teşekkür ederim. Alabilirsiniz. *gülümseme gülümseme*

- Kolay gelsin. *gülümseme gülümseme vakur ve bilinçli gülümseme*

Starbucks

Starbucks

Az önce bu öğüne 15 TL ödedim. Şimdi de bunun hakkında düşünüyorum. “Ben burada haybeye para harcarken millet çöp yiyor.” tarzı bir ego şişkinliği ile aklımı doldurmuyorum. Ya da “Zevklerimiz ne kadar da pahalı.” gibi, totolojik bir laf yüzünden.

—-

Bunu düşünüyorum, çünkü bir şeyi kutlamak için 15 TL harcamam gerekti. Kutlanacak olayın bende yarattığı sevince, onu bir tabak havuçlu pasta ve bir bardak (karton bardak) kahve olarak önümde görene kadar inanamadım.

—-

Belki de sadece para harcamak istedim ve buna “kutlama” adlı bir kulp bularak, kendi kendimi bu havuçlu pasta ve kahveyi almaya ikna ettim.

—-

Sanırım Starbucks’a sadece çalışanlara iyi davranmak için gidiyorum. Neden bilmiyorum ama Starbucks’a gitmek için iyi bir nedenim varmış gibi davranıyorum. Bir gün buradaki sürekli varlığımın ve sık ziyaretlerimin nedenini merak eden bir çalışan çıkar da bana “Ne iş?” diye sorar diye muhtemelen. Ben de ona “dürüstçe bir cevap” verebilirim böylelikle. Dürüstçe cevap:

+ Kendi evim dışında bir yerde zaman geçirmek istiyorum, en yakında da burası var. Evden çıkmak istiyorum. Ayrıca insanları izlemek hoşuma gidiyor. Bir de koltuklar rahat.

- E peki mırmırmırmır…..

+ Haa, e o da var tabii ki. Yalan yok heh heh heh. Biri gelir –sadece kız değil, yanlış anlama, biri sadece- ne okuduğumu, yazdığımı, dinlediğimi sorar. Muhabbet açılır. Konuşmuş oluruz.

—-

Belki de dayanamam ve yalan söylerim:

EVİMDEELEKTRİKYOKKİTAPYAZIYORUMİNSANLARIGÖZLEMLİYORUMEVİMDEÇOKSESVARKAHVEİÇMEYİSEVİYORUM

—-

Ama gerçeği söylemek gerekirse, buraya gelmek için hiçbir geçerli nedenim yok. Para harcamak ve çalışanlara iyi davranmak dışında.

Yaşlı Cüce

İki binli yıllarda gonzo porno sektörü yükselirken, bunun geleceğin büyük para kaynaklarından biri olduğunu gören bir film yapımcısı tarafından keşfedildim. Keşfedildiğim zaman genç değildim, zaten uzun bir süre boyunca da çalışmalara başlamadık. İlk filmin tarihi kesinleşinceye kadar muhasebecilik yapmaya devam ettim.

İlk filmde gonzo porno için fazla güzel bir kızı önce çırılçıplak soyuyor, sonra da gonzo porno için yaratılmış bir adama teslim ediyor, onlar kabahat işlerken ben de arkada ya kendimi tatmin ediyor ya da onlara alış, tezahürat tutuyordum. Bana teklif edilen para da fena değildi.  

Gonzo pornonun Türkiye için şimdilik fazla olduğunu öğrenmemiz ve İnternet pornosunun yükselişi, ilk filmden sonra bu maceradan vazgeçmeye itti bizi. İnternet pornosu ile yarışmamız imkansızdı. En azından öyle gibi gözüküyordu. Yalnızca ortaçağ bazlı gonzo porno filmleri yapan, prodüksiyon ve kast konusunda çığır açıcı yeniliklere giden siteler vardı. Başlattığımız sektörün içinde kaybolmuştuk. Muhasebeciliğe geri döndüm.

Emekli olduktan sonra, tıpkı dizi mahallesi gibi bir kahvesi, fırını, esnafı ve sakinleri olan bir muhite yerleştim. Burada yaşayan hiç kimse daha önce yaşlı bir cüce görmemişti. Herkes bana saygı duymak zorunda hissediyordu. Bayramlarda elim bile öpülüyordu. Oturduğum apartmandaki komşuların beni apartman yöneticisi yapmak istemesi, bardağı taşıran damla oldu.    

Bir gün, en yoğun saatlerde mahalle kahvesine uğradım, televizyonun altında duran VCD player’a gonzo pornomu taktım ve orada bulunan herkese izlettim. Bir kişi bile “Kapat şunu!” diyemedi. Bu sırada sakin bir şekilde maden suyumu içiyordum. Hesabı ödemeden çıktım. Pornom da kahvede kaldı.  

Mahalleden taşındım. Yapımcıyı aradım, açmadı. 

Büyük güç, büyük sorumluluk gerektirir.

Saat öğlen 2 civarıydı, Mecidiyeköy’de yürüyordum. Çeşitli bürolara uğrayıp halletmem gereken işlerimin akabinde bir de Karaköy’e gidip fatura teslim etmem gerektiği gerçeği tarafından rahatsız edilirken, broşür dağıtan işsizlerin “İngilizce eğitim?” sorusuna, “Bir yanlışlık oldu sanırım, çevirmenim ben.” cevabını veren bir adamın sesini duydum. Zamanı durdurdum. Adamın sabit bedeninin yanına yaklaştım, özelliksiz bir adamdı. Çetinkaya ve Bakırköy Halk Pazarı arasındaki ince çizgide çılgıncasına ve bir basamak üste çıkma derdi olmadan zıplıyordu kesin. Faturayı, büroyu siktir ettim. Bütün günü bu adamı takip etmeye harcama kararını aldım ve zamanı yeniden başlattım.

Zamanı yeniden başlatmamla, işsiz broşürcünün adama küfür dolu gözlerle bakması bir oldu. Ama o küfür dolu gözlerden önce “Nasıl bu cevabı verebildin?” dolu bir bakış yaptı ama onu sonradan anlayabildim. Takip ettiğim bu adamın benim ağzıma sıçacağı çok önceden belliydi. Kafamı kendi düşüncelerimle bulandırmamaya çalışarak adamı takip etmeye devam ettim. Adamın izlediği rotadan, Cevahir’in önündeki iki (üç?) katlı Starbucks’a gireceğini tahmin ettim. Girdi. Belki öncesinde Burger King’e de uğrayabilir diye düşünmüştüm ama sanırım Starbucks’ın ünlü sebzeli böreği ile geçiştirecekti öğle yemeğini. Öyle yapmadı ama tavuklu gibi bir sandviç aldı, çatal bıçakla yemeye başladı. Sandviçini bitirdiği anda yanına bıraktığı laptop çantasına uzandı. Dayanamadım, adamı izlediğim masanın iki yanında oturan kadının yanına gittim, kulağına eğildim, “Ya şuna bir şeyler desene.” diye fısıldadım. Kadın bir şey demeden kalktı, ben de kendimi adama fark ettirmeden yerime oturdum. Kadın, adamın oturduğu masaya doğru ilerlemeye başladı. Tam adamın omzuna dokunmak üzereyken, zamanı durdurdum.

Adamın yanına gittim, Ultrabook’unun klavyesine baktım. Sol elinin başparmağı “Alt”, yüzük parmağı ise “Tab” tuşu üzerindeydi. Bir Word dosyasını arka plana alıp, Radikal gazetesinin İnternet sitesindeki “Ken Loach’ın kapitalizme saldırısı İF kapsamına alındı” haberini açmıştı. Yine kadının kulağına eğildim, yerime geri oturdum, zamanı başlattım. Kadın balkabaklı çizkek almak için kasa tarafına doğru ilerlemeye başladı. Adamın tekrar aynı klavye kombosunu yaptığını düşündüm, yaptıysa da fark etmedim.

Adam, önündeki laptopa bakmak dışında her türlü fiziksel işlemi yapıyordu. Kıpır kıpırdı. Gelen geçen herkese bakıyordu. Sadece kadına kıza değil, herkese bakıyordu. Bu adamın bir film senaryosu yazdığını o saniye anladım. Ama yine de emin olana kadar beklemek ve kanıtları kafamda toparlamak zorundaydım. Cep telefonum çaldı, arayana bakıp sessize aldım. Herhangi bir maaşlı, sigortalı işe ihtiyacımın kalmayacağı zamanın yakın olduğunu düşünmeye başlamıştım. Birkaç alt+tab kombosu ve bir grande nane çayından sonra masasından kalktı, laptopunun şarjını toparladı, çantasına tıktı. Montunu giyip çıktı, Cevahir’e doğru yöneldi. Tavuklu gibi olan sandviçin bu adamı kesmediği belliydi. Cevahir’in kapısından girdi, çantasını X-Ray cihazına bırakmadığı için iki kez kontrol edildi. Çantamı çıkarayım, cihazdan geçeyim derken adamı kaybedeceğimden korktum ve güvenlik görevlilerini öğle yemeğine yolladım. Adam hız kesmeden üçüncü kata doğru yöneldi, üçüncü katta da fast food restoranlarının toplandığı yere doğru kıracak dedim. Carl’s Jr.’a doğru yöneldi. Fırsatı gördüm ve beni çok fazla yoracağını bile bile, düşünce balonlarını açtım. “Sonuçta et yiyorsun, sentetik değil, içecek de sınırsız zaten, parasına değer.” cümlesini görene kadar dayandım, gördükten sonra balonları kapattım ve adamın peşinden restorana girdim.

İçinde rokfor peyniri olan bir şeyler söyledi, masasına oturup siparişin gelmesini bekledi. Tam arka masasına oturdum, nefesine varana kadar her şeyini duyabiliyordum. Garson yemeğini masasına getirdi ve istediği sosları sordu. Adam, thousand island ve ballı hardal istedi. Thousand island’ın ne olduğunu bilmeyen garsonu da, “bir kontrol etmesi” için mutfağa geri yolladı. Cep telefonumu cebimden çıkardım, rehberde kayıtlı son numarayı aradım ve ekibime haber verdim. Kapat tuşuna bastığım anda Carl’s Jr. girişinde beliren portalın içinden çıktılar. Buğra, “Abi şu herif mi?” anlamına gelen bir el işareti yaptı. “He abi toparlayın.” anlamına gelen bir el işareti ile karşılık verdim. Restoranda oturan veya olayı gören herkes paniğe kapılmıştı ama kimse yerinden oynamıyor, sadece bağırabiliyorlardı. Başta çığlık atan adam ise, bu el işaretlerinin hedefinin kendisi olduğunu anlayınca sakin sakin durmaya başlamıştı. Kendisini masadan kaldıran Cihan ve Esin’e GBT yapan polis muamelesi çekip, sert ve keskin hareketlerle masasından kalktı, kalkarken bile bile kolasını devirdi ama “Bunlar yaptı.” gibisinden, suçu Esin ve Cihan’a atmak istercesine kollarını iki yana açtı ve ıslanan pantolonunu silkti. Cihan da sinir oldu, eliyle kafasını eğip koştura koştura portaldan içeri soktu. Ben de zamanı durdurdum, herkesin hafızasını sildim ve portala yetiştim.

Uzun denebilecek bir süredir evimde ve kendi zamanımda değildim, özlediğimi fark ettim. Mecidiyeköy’den koparıp getirdiğimiz adam ise hala sakin sakin duruyor ve yazdığı senaryo için alan araştırması yapar gözlerle etrafı izliyordu. Buğra da ben de çok sinirlendik bu duruma ama bir şey yapmadık. Yol boyunca hiç konuşmadı, hiç soru sormadı. Resmen tavır yiyorduk, gerçi iyi ki de yiyorduk. Doğru seçimi yaptığımı gösteriyordu tavır yemem. Tesisin kapısına vardık. İçerinden gelen “ıccık bççk” gibi, yapışkanlık hissi veren sesleri duyunca en sonunda korktu ve “Ne yapacaksınız bana?” diye sordu. Kim olduğumuzu, nerede olduğumuzu falan hiç merak etmiyordu. Cevap vermeyecektim ama verdim.

- Penissin sen.

+Nasıl penisim?

- Bildiğin penis.

+Küfür mü bu, anlamadım?

-Ulan neyi anlamadın bildiğin penis işt… *Buğra beni dürtüyor* Haa, off… Ya gelecekteyiz şu an.

+Ee?

Adama, onu Mecidiyeköy’den koparıp aldığımız tarihten sonra geçen 1000 yıl boyunca yaşananları özet olarak anlatmaya başladım. İnsanların, uzun süreler devam eden nükleer savaşlar yüzünden artık üreyemediğini, tüm sperm bankalarının yüzyıllar önce tükendiğini ve yapay olarak insan üretmek zorunda kalındığını belirttim. Etkilenmemişe benziyordu ama kağıt ve kalem bulmak için ceplerini yokladığında daha fazla dayanamadım ve bir tane geçirdim suratına. Adamı tesise soktuk, tek döllenmede 10 insan doğurma teknolojisine sahip olan dev vajinaların bir tanesinin önündeki düzeneğe bağladık. Düzeneği, adamın kafasını dev vajinanın içine sokup çıkartacak şekilde kodladıktan sonra çalıştırdık ve tesisten ayrıldık.

Evime uğrayıp, hızlı bir duş aldıktan sonra cep telefonumdaki numaralardan ilkini aradım, Mecidiyeköy’e geri döndüm. Gördüğüm ilk internet kafeye uğrayıp Hürriyet Seri İlanlar sayfasını açtım. Görev devam ediyordu.